| Batının Doğu Yakası |
|
|
| İbrahim KÖKLÜ tarafından yazıldı. |
| Çarşamba, 22 Ekim 2008 21:42 |
|
Her alanda olumsuzluklar ve imkansızlıklar denilince, ilk akla gelen Türkiye'nin doğu bölgesidir. Aslında bunun doğru olmadığını, Türkiye'nin batısında da aynı sorunların yaşandığını, olumsuzlukları bizzat yaşayanlar bilirler. Doğa olaylarının meydana getirdiği olumsuz koşullar, doğuda da mevcuttur, batıda da. Doğa olayları karşısında çağlar boyunca insanoğlu, hep aciz kalmıştır. Günümüzde, bilim ve teknikte hızlı gelişmeler olmasına rağmen, bu durum Amerika?da da böyledir, Avrupa?da da , Türkiye'nin batısında da, doğusunda da. Yıl 1987, aylardan Mart, yer İstanbul. Ben, o yıllarda İstanbul'da Tıp Fakültesi 5 sınıf öğrencisiydim ve Cevizlibağ'da E-5 karayoluna yakın bir devlet yurdunda kalıyordum. O tarihlerde, İstanbul'a yoğun bir kar yağışı olmuş, ilköğretim, lise ve üniversiteler bir hafta tatil edilmişti. Tatil edildiği günün ertesi sabahı uyanmış ve yataktan kalkmadan arkadaşlarla sohbet etmiş, daha sonra tekrar uyumak için örtüleri üzerimize çekmiştik. Arkadaşlar uykuya dalmış, ama bende bir sorun vardı, bu nedenle uykuya dalamamıştım. Göğüs bölgemin sağ tarafında bir sızlama olmuş, ama hemen geçmişti. Zaman ilerledikçe, sorun kendisini gösteriyordu. Solunum güçlüğü çekmeye başlamıştım, güçlükle yerimden doğruldum ve dolabıma doğru yürüdüm, dolaptan steteskopu(dinleme aleti) alacak ve kendi kendimi muayene edecektim. Sağ tarafımı dinlediğimde, solunum sesleri duyulmuyor ve sağ akciğer, görevini yapmıyordu. Kararımı vermiş, fakültemin acil servisine gidecektim. Kaldığımız odanın penceresi, bitişikteki binanın duvarlarına bakıyordu. Bu nedenle, dışarının durumu hakkında bir bilgi sahibi olamamıştım. Arkadaşlar da uykuya dalmış, onları tatlı uykularından uyandırmak istememiştim. Yatağın kenarına oturdum, üzerimi giyindim, çoraplarımı giymek için eğilmeye çalıştım, ama solunum güçlüğü ve şiddetli göğüs ağrısı, buna müsaade etmiyordu. Güçlükle eğildim, çoraplarımı ve ayakkabılarımı giyebildim. Kaçıncı katta kaldığımızı şimdi hatırlamıyorum, zemin kata inmiş, dışarıdaki gerçekle yüz yüze gelmiştim. Kimi yörelerde beyaz nimet, kimi yörelerde ise beyaz felaket olan kar, her yeri diz boyu kaplamıştı. Bu halimle geriye dönüp, arkadaşlarımdan yardım da isteyemezdim. Kendi başımın çaresine, kendim bakacaktım. İçinde bulunduğum durum, sağlıklı düşünmemi engellemiş, başka birilerinden yardım istemek aklıma bile gelmemişti. Yurdun girişindeki kontrol noktasından geçip, sokağa çıktığımda durum daha da vahimdi. Kaldırımlarda tipinin etkisiyle yer yer kar tepecikleri oluşmuş, yürümemi daha da güçleştirmişti. E-5 karayoluna ulaşabilirsem, nasıl olsa bir araç bulurum veya bir polis aracı geçerse, ondan yardım isterim diye düşünüyordum. Bu düşünceler içinde, nihayet E-5 karayoluna ulaşabilmiştim. Hayret, normal zamanda yüzlerce aracın vızır vızır geçtiği bu yolda, binebileceğim bir araç yoktu. Bu arada bir polis aracı geçmekte iken, ben durdurmak için işaret etmekte geç kalınca, beni hayata bağlayacak bir fırsatı kaçırdığımı düşünmüştüm. Ta uzakta, gelen bir belediye otobüsünün silueti, bana yeniden doğuşun işaretini vermişti. Belediye otobüsüne bindiğimde, beni hayata bağlayacak bir aracı bulmuş olma düşüncesi, bir an kendimi iyi hissettirmişti. Belediye otobüsünün içi tıklım tıklım doluydu ve oturabileceğim bir yer yoktu. Bende solunum yetmezliği belirtileri gittikçe daha da kendini gösteriyordu. Hava oldukça soğuk olmasına rağmen, alnımdan sicim gibi ter akıyordu. Otobüsün ön koltuğunda yaşlı bir amca oturuyordu. Bir ara bana dikkatlice baktığını fark ettim. Bir an göz göze geldik ve ona, ?Amca ben çok ağır hastayım, yerine oturabilir miyim?? diyememiştim, o da bana bir şey sormamıştı zaten. O halimle Fındıkzade'ye geldik. Fındıkzade, benim her gün yurttan dolmuşa binip geldiğim ve oradan yürüyerek fakülteye gittiğim semt. Burada da durum, diğer yerlerden farksız, her yer karlarla kaplı, araçlar neredeyse görünmeyecek şekilde karlarla örtülmüştü. Biri, otomobilini kardan temizlemeye çalışıyor, ama nafile, otomobili hareket ettirmek ne mümkün. Çıkmayan candan ümit kesilmez deyip, her sabah fakülteye giderken yürüdüğüm ara sokaklara dalıyorum. Sokaklar karlarla kaplı, ta uzakta bir adam ve ben. Yürümeye çalışıyorum hayata doğru, iki adımda bir dinlenerek. Düşersem bir daha kalkamam ve karlara gömülürüm, nice sonraları cansız bedenim bulunurdu. Ha gayret , önünde yaşanacak daha nice günler var dedim kendi kendime. Ve nihayet uzaktan hastane binası görünmeye başlamıştı. Bu bana bir kuvvet kaynağı olmuş, öncesine göre biraz daha rahat yürür olmuştum. Acil servisin kapısından içeri girdiğimde, yeniden doğmuş gibi hissetmiştim kendimi. Göğüs cerrahisi asistanlığına yeni başlamış bir doktor abimiz, beni muayene ettikten sonra 'Deli misin sen, bu halde yalnız gelinir mi?' demişti bana. Benim ona başımdan geçenleri anlatacak mecalim kalmamıştı. Bana gerekli tıbbi müdahaleler yapılmış ve sağlığıma kavuşmuştum. Yıl 1997, aylardan Kasım. Genel nüfus sayımının sokağa çıkma yasağı ile yapıldığı gün, Sağlık Müdürlüğü bünyesindeki ambulanslardan birinde acil hizmetler için görevlendirilmiştim. 112 Acil Sağlık Hizmetlerinin kurulmasından önce, ambulanslarda yeterli tıbbi teknik donanım, yeterli tıbbi malzeme yoktu. Ambulanslarda doktor bulunmaz, işler sadece sağlık memurlarıyla yürütülürdü. Ambulanslar, sağlık memurlarıyla birlikte hastaya gider ve görevleri hastayı hastaneye taşımaktı. Görev öncesi, bana tahsis edilen ambulanstaki eksiklikleri gidermeye çalışmıştım. Başka bir ambulansta görevlendiren doktor arkadaşa, kendi ambulansını hazırlamasını söylemiştim, fakat o gelmemişti. Görev günü, bir hastaya gitmiş ve dönüşte ise yeni bir vaka bildirilmiş, diğer ambulans hastaya gidecekti. Doktor arkadaş, ambulansta tansiyon aletinin ve steteskopun(dinleme aleti) olmadığını söylemiş ve benim ambulanstakini istemişti. Yeni bir vaka bildirilirse, bana lazım olur diye vermemiştim. O yıllarda , ambulanslarda en temel tıbbı malzeme olan tansiyon aleti ve steteskop(dinleme aleti) bulunmayabiliyordu. Yıl 2007, aylardan Mayıs. Öğle yemeğinden sonra, kamelyada otururken cep telefonum çaldı. Telefondaki ses, benim geçen bir yıl içinde elektrikli bir ev alet satın almış olduğumu, bu ürünün kendi sigorta şirketleri tarafından sigortalanmış olduğunu ve bu nedenle adımın kayıtlarında mevcut olduğunu söyledi. Daha sonra, bir sağlık sigortası paketleri olduğunu, paket içerisinde aynı zamanda özel bir ambulans şirketinin acil hizmetlerinin de bulunduğunu ve konuşmasının devamında, özel ambulans şirketi hakkında övücü sözler söylüyordu. Ben sadece onu dinliyor, onun konuşmasının bitmesini bekliyordum. Niyeti beni bu sağlık sigortası paketine dahil etmekti. Ben araya girerek, 112 Acil Sağlık Hizmetlerinin tıbbi teknik donanımlarının ne kadar gelişmiş olduğunu, gerekirse hastayı yerinde de tedavi ettiğini ve ilimizde hastaya ulaşım süresinin ortalama 5,5 dakika civarında olduğunu söyledim ve teklifini kibarca reddettim. Cep telefonuyla yapılan bu görüşme beni, yıllar öncesine, 1987 yılında İstanbul'da yaşamış olduğum acil sağlık sorunuma götürdü. 112 Acil Sağlık Hizmetleri ve cep telefonu o yıllarda olsaydı, batının doğu yakasında, ben o olumsuzlukları yaşamayacaktım. Günümüzde 112 Acil Sağlık Hizmetleri, ambulansların tıbbi teknik donanımlarıyla ve acil hizmetler konusunda, şoföründen yardımcı sağlık personeline ve doktoruna kadar herkesin, sürekli aldıkları hizmet içi eğitimlerle, çağı yakalamıştır. Ayrıca, zamanla yarışılan ve uzak mesafelere nakli gereken acil durumlarda, ordumuzun Türk milleti, 112 Acil Sağlık Hizmetlerinin kuruluşunda öncülük edenlere ve çalışanlarına minnettardır. |
| Son Güncelleme: Cuma, 31 Ekim 2008 00:30 |
Yorumlar