Kullanıcı Girişi



Ziyaretçi Sayacı

Turkey 88.4%Turkey
United States 6.9%United States
Germany 1.9%Germany
France 0.2%France
Belgium 0.2%Belgium
Ukraine 0.2%Ukraine
Russian Federation 0.2%Russian Federation
Georgia 0.2%Georgia
Japan 0.2%Japan
Kuwait 0.2%Kuwait

Bugün: 8
Dün: 55
Bu Hafta: 475
Geçen Hafta: 587
Bu Ay: 1612
Geçen Ay: 2409
Toplam: 1015601
20.03.2009 'dan itibaren!
Deneme Yazdır e-Posta

TOPAL ASKER

 

 

      Yemen,1517 yılında Yavuz Sultan Selim tarafından fethedilen, 400 yıl Osmanlı hâkimiyetinde kalan ve bu süre zarfında huzur yüzü görmeyen bir bölgedir. Bunca yıl hâkimiyetimiz altında olmasına rağmen bize hiçbir şey kazandırmadığı gibi, beş yüz binle bir milyon arasında insanımızın canını almıştır. Ekonomik giderleri de hesaba katacak olursak kaybımızın ne denli büyük olduğu ortadadır.

 

      Yemen’de baş gösteren isyanları bastırmak için yıllarca asker gönderilmiş, askerlerin büyük bir çoğunluğu daha Yemen’e varmadan alışkın olmadıkları deniz yolculuğunda, çölün sıcağında, açlıktan ve susuzluktan, salgın hastalıklardan ölmüşlerdir. Bazı kayıtlara göre bu şekilde ölenlerin sayısı savaşta ölenlerin on katıdır. Yemen, gidenin gelmediği yer olmuştur. Yemen’le ilgili ağıtlar ve türküler bu nedenle çok fazladır. Yemen’e gidenler ve onların geride bıraktıkları öfkelerini, özlemlerini, duygu ve düşüncelerini ağıtlara ve türkülere dökmüşlerdir.

 

    Yemen yolu çukurdandır.                       Tarlalarda biter kamış

    Karavanam bakırdandır.                         Uzar gider vermez yemiş

    Zenginimiz bedel verir.                          Şol Yemen’de can verenin

    Askerimiz fakirdendir.                            Biri Memed, biri Memiş.

 

                             Havada bulut yok bu ne dumandır

                             Mahlede ölüm yok bu ne figandır

                             Şu Yemen elleri ne de yamandır.

 

  Ah o Yemen’dir                         Bura SİMUŞ’tur

 Gülü çimendir                             Yolu yokuştur

 Giden gelmiyor                           Giden gelmiyor

 Acep nedendir?                          Acep ne iştir?

 

(SİMUŞ; Yemen’de sarp kayalarla kaplı bir bölgedir. En çok can kaybı burada olmuştur)

 

        Her zaman olduğu gibi İngilizler, 1900 lü yılların başlarında Arap yarımadasını, dolayısıyla petrolü ele geçirmek için Yemen bölgesinde bulunan Bedevileri Osmanlı’ya karşı ayaklandırırlar. Bu ayaklanmayı bastırmak için yine asker gönderilir. Gönderilenler arasında Isparta-Eğirdir ve köylerinden de yaşları henüz 15–20 arasında olan yüzlerce delikanlı vardır. Yukarı Gökdere’den Ali oğlu Celil(Köklü),Yavrulu mahallesinden Mustulu(Mustafa Sarı), Tepedibi mahallesinden Mustan, Kırıntı köyünden Mehmet Ali(Yücedağ),Darıveren’den Nuri Çavuş.Çukur’dan,Güneyce’den ,Aşağı Gökdere’den ,Banus’tan ,Sarıidris’ten……Kısacası tüm köylerden adları bize kadar ulaşamayan niceleri.

 

          Gidenler yıllarca isyancılara karşı savaşırlar. Birçok cephede savaşmakta olan Osmanlı’nın zor durumda olmasından yararlanmak isteyen İngilizler, Osmanlı’yı Yemen’den çıkarmak için Bedevi’lerinde desteği ile savaş açarlar. Bizim bölgemizden gidenlerin hepsi birlikte savaşmakta iken çok kötü bir şekilde sıkıştırılırlar. Saatler ilerledikçe ölü ve yaralı sayısı artmaktadır. Bu arada Celil’in de bacağına bir kurşun saplanır. Arkadaşının çok kan kaybettiğini ve aynı akıbete uğramalarının yakın olduğunu gören Kırıntı’lı Mehmet Ali arkadaşlarıyla bir durum değerlendirmesi yapar ve teslim olmaya karar verirler. Tüfeğin ucuna beyaz bir bez parçası bağlayarak siperden çıkarlar ve teslim olurlar.Tuzağa düşmelerinde Arapların yardımı olduğunu daha sonra öğrenirler. Yemen gazileri bu nedenle Arapları hiç sevmezler ve Araplar için Külli Nasranî(Hepsi Hıristiyan dan da beter) ifadesini kullanırlar.

 

        Teslim olmalarından sonra esir kampına alınırlar. İngiliz Doktor, Celil’in bacağındaki kurşunu kama bıçağının ucu ile acımasızca ilkel bir şekilde çıkarmaya başlar. Acı dayanılacak gibi değildir. Yaralının bağırıp çağırması üzerine İngiliz Doktor Türkçe olarak;

 

-“Nasıl? Bir daha İngiliz’e kurşun sıkar mısın?” diye alaylı bir şekilde sorar. Bunun üzerine yaralı acının verdiği öfke ile;

 

 -“Eğer bacağım iyileşir de buradan bir kurtulursam bir değil bin daha sıkarım” diye karşılık verir.

 

   Bu cevap üzerine arkadaşları telaşlanırlar,” Yahu Celil sen eceline mi susadın? Nasıl konuşuyorsun? Sadece seni değil bizi de buradan sağ çıkarmazlar” diye çıkışırlar. Celil bu sözleri kahramanlık için değil, can acısıyla, bilinçaltında yatan ve yıllardır biriken öfke patlamasıyla söylemiştir. Aslında bu sözleriyle yıllardır çektiği çilelere ve o anki acılarına son verebilmek için ölümüne davetiye çıkarmakta, bunun için İngiliz doktoru kışkırtmaktadır.

 

-“Arkadaşlar Yemen’den sağ çıkan var mı? böyle acı çekmek ve sürünmektense, öldüreceklerse bir an önce öldürsünler de kurtulalım” diye karşılık verir.

 

      İngiliz Doktor kızmak bir tarafa, bu cevap karşısında gülümser ve kurşunu biraz daha itinayla çıkarır. Cevap çok hoşuna gitmiştir. İşini bitirir, Celil’in sırtını sıvazlayarak yanından ayrılır. Kontrollere her gelişinde o zamanın en iyi İngiliz sigaralarından bir paket sigara ve kibrit getirir. Diğer esirlerden ayrıcalıklı hale gelmiştir. Esaret hayatı 2. yılını doldurduğu zaman savaş sona erer. Yemen kaybedilmiştir. Kurtuluştan umudu kesmişken esir becayişi (değişimi) gündeme gelir. Esir değişimi ile serbest bırakılırlar. Gidenin dönmediği Yemen’den dönme şansını yakalamışlardır.(Esirlik sürecinde İngilizceyi bir hayli öğrenirler. Daha sonra gaziler bir araya geldiklerinde aralarında İngilizce olarak konuşup şakalaşırlar)

 

    İngiliz Doktor, Celil’i yanına çağırır.

 

-“Bak Celil, Osmanlının hali perişan, yokluk, kıtlık içerisindeler, birçok cephede savaş var. Benim gönlüm senin oralara dönmene razı değil. Gel seni İngiltere’ye götüreyim, seni orada evlendireyim ne dersin?” diye sorar.

 

-“Doktor bey çok sağ olun. Bana beklemediğim bir ilgi ve alaka gösterdiniz. Sizi kırmak istemem ama Osmanlı ne kadar perişan olsa da ben sizin ülkenizde yapamam. Beni bekleyen insanlar var. Ben ülkeme dönmek istiyorum” diye karşılık verir. Doktorla vedalaşırlar.

 

    Evlerine dönmeyi umut ederlerken, umutları kursaklarında kalır. Yeterince toprak kaybedilmiş, bütün güçler Anavatanın kurtarılmasında toplanmıştır. Yemen’den kalan ve ömür boyu adına ön ek olan topallığı ile arkadaşlarıyla birlikte günlerce süren eziyetli bir yolculukla Afyon cephesine sevk edilirler. Cephe gerisinde(Afyon’un Dinler bölgesinden sıkça söz eder) fırın yapım ustalığı ve fırıncılık görevi verilir. Asker ilerledikçe onlarda arkalarından ilerleyerek askere ekmek yetiştirmeye çalışırlar. Bazen de un yetişmediği için aç kaldıkları zamanlar olur.

 

    Küçük kardeşi İbrahim (Köklü) ve Atış Mustafa(Aktaş)nın kardeşi Gök Mehmet de kurtuluş cephesinde savaşmaktadır. Bu savaş cehenneminde birbirlerini görmeleri mümkün değildir.9 Eylül 1922 de düşman İzmir’de denize dökülür. Savaş sona erer. Savaş kazanılmıştır. Fakat insanların gücü tükenmiştir. Bitkin bir şekilde dönüş başlar. İbrahim (Köklü) ile Gök Mehmet(Aktaş) Bozanönü istasyonuna kadar birlikte gelirler. Savaştan sağ salim kurtulan Gök Mehmet bitkinlikten Bozanönü’nde Ölür. İbrahim, aynı zamanda akrabası olan can dostunu burada toprağa verir. Celil, kardeşi İbrahim ve köyden kurtuluş savaşına katılanların bir kısmı birkaç gün arayla güçlükle köye ulaşırlar. Döndüklerine bir türlü inanamazlar. Dile kolay özellikle Celil Yemen’le birlikte tam 12 yıldır cephededir. Dönüşleri bir mucize olmuştur. Günlerce gizlice sevinç gözyaşları dökerler. Ama sevinçleri buruktur. Çünkü şehit düşenlerin, aklını kaybedip yolunu bulamayanların, Gök Mehmet gibi yollarda kalanların ana babalarının, eşlerinin, çocuklarının feryatları açıkça sevinmelerini engeller. Zaten onlar da uzaktan veya yakından akrabalarıdır.

 

    Silahlı savaş sona ermiştir. Ama yeni bir savaş başlamaktadır. Yaşam savaşı, yoktan var olma savaşı. Eli silah tutan insanlar yıllardır savaşta olduğu ve birçokları da dönemedikleri için yiyecek giyecek sıkıntısı had safhadadır. Savaşta çektikleri çileler yetmezmiş gibi ekonomik savaşın çilelerini de onlar çekeceklerdir. Köye dönebilenler en iyi bildikleri tarım ve hayvancılığa dört elle sarılırlar. O savaşı kazananlar bu savaşı da kazanacaklardır. Fakat eşkıya-devlet - ağa(lar) üçgeninden kurtulabilirlerse.

 

      Her yönüyle tükenmiş bir milletin yeniden dirilmesi kolay değildir. Devlet; eşkıyayı bertaraf etmek, başta İngilizlerin desteği ile doğu bölgesinde çıkartılan isyanları bastırmak, inkılâpları hızla kabul ettirebilmek, bir an önce medeniyeti yurdun dört bir yanına ulaştırabilmek, yollar, köprüler, okullar, fabrikalar yaptırabilmek için acımasızdır. Yaklaşan ikinci dünya savaşının ayak sesleri devletin acımasızlığını daha da artırır. Vergiler, altından kalkılacak gibi değildir. Öşür vergisi, yol vergisi, hayvan vergisi gibi vergiler köylüyü canından bezdirir. Öşür vergisi tarım ürünlerinden alınır. Vatandaş harmanı kaldırır, buğday arpa gibi ürünü yığar ve tahsildarı bekler. Tahsildar gelir yığını mühürler. Devlet payını alıncaya kadar mühürün bozulmaması için köylü ürünün başını bekler. Mühür bozulacak olursa başlarına gelebilecekleri düşünmek bile istemezler. Yol vergisi hane başına yıllık 6 liradır. Ödeyebilmek her babayiğidin harcı değildir. Ödeyemeyenler yılda 10 gün devlet yolu yapımında çalışarak bu vergi borcunu öderler. Yol vergisinden kurtulmanın tek yolu çocuk sayısının beş ve yukarı olmasıdır. O yıllarda savaşta kaybedilen nüfusun telafisi, tarım ve hayvancılığın daha iyi yapılabilmesi ve yol vergisinden kurtulmanın çaresi çok çocuklu olmaktır. Topraktan elde edilen ürünün bir kısmını devlet vergi olarak alınca elde kalan karın doyurmaz. Tarımın yanında hayvancılık ta yapılmaktadır Ancak bu alandaki sıkıntı diğer alandan farklı değildir Hayvanlardan alınan ağnam vergisi dayanılır gibi değildir. Bu nedenle ağnam vergisi toplanmaya başlayınca vergiden kaçabilmek için vatandaşlar sürünün büyük bir kısmını mağara gibi yerlerde günlerce saklarlar. Vergi memurlarına öncülük edenlerin veya ispiyonculuk yaparak vergiden muaf tutulanların şikâyeti üzerine yakalananların bir daha iflah olmaları mümkün değildir. Çünkü sürünün tamamını satsalar dahi vergiyi ödeyemedikleri gibi yıllarca kazandıklarını devlete vergi borcu olarak ödemek zorundadırlar.

 

     Savaş zamanına göre eşkıyanın işi biraz daha zorlaşmıştır. Savaştan dönen erkekler nedeniyle köylere çok rahat giremez olmuşlardır. Diğer taraftan devletin eşkıya takibine başlaması, yakalanan eşkıyanın bir kısmının infaz edilmesi canlarını sıkmakta ve onları daha da acımasız hale getirmektedir. Eşkıyanın verdiği zarar had safhaya vardığı için dağınık yerleşim birimleri bir araya gelmeye başlar. Genç kızlar güvenli şehirlere ya evlatlık olarak ya da hizmetçi olarak verilir. Bu verilme olayında eşkıya kadar ekonomik sıkıntı da etkilidir. Şehire kızlarını evlatlık veya hizmetçi olarak verenler şehre işi düştüğünde veya bir hastası olduğunda kalacak yeri olduğu için şanslıdır. Çünkü kalacak yere, yiyeceğe para vermek her insanın harcı değildir.

 

     Doğduğu günden başlayan yokluk ve sefalet, Yemenle, Kurtuluş savaşı ile devam eder ve ölümüne kadar bir türlü yakasını bırakmaz. Diğer köylülerimizin durumu da pek farklı değildir. Yedi çocuğu olduğu için yol vergisi hariç yukarıda belirtilen olumsuzlukların tümünü fazlasıyla yaşar.1936 yılında köyümüzde açılan Yatılı Bölge İlköğretim Okulunun fırınını yapar ve ekmeğini çıkarır. Kış aylarında Antalya’ya giderek duvar ustalığı yapar.

 

           1952 yılı Mayıs ayında fasülye ekmek için öküzlerle çift sürerlerken başlayan ani yağmur arazide bulunan çiftçileri yakınlarda bulunan çınar kovuklarına yöneltir. İki oğlu(Ali ve Nuri) Hasan Dinçer(Öğretmen Şevket Dinçer’in babası) ve Ömer Yavuz(Dereli ebenin kocası)bir çınar kovuğunda birleşirler. İçlerinden birinin mıknatıslı kamayı ağaca çakmasıyla yıldırımın düşmesi bir olur. Mıknatıslı kama ağaca niçin mi çakılmıştır? Yıldırımın düşmemesi için. İnsanlara bu bilgiyi kim vermiş ise… Çocukluğumda yağmur yağmaya başlayınca çadırların üzerine yıldırımdan korunmak için tahra, maşa ıskıran gibi demir aletlerin atıldığını bende hatırlarım. Yıldırım düşmesinden yalnızca Ali sağ kurtulur. Diğerleri hayatlarını kaybederler ve yan yana defnedilirler.

 

    Savaş yılları, yokluk yılları ve evlat acısı topal Celil, i derinden sarsar. Ceviz silkerken ağaçtan düşünce topal ayağı kırılır. Bu olayla savaş sendromu yaşamaya başlar aklını yitirdiğini düşünürler. Daha sonra iyileşir fakat çok uzun sürmez.1962 yılında 66 yaşında hayata veda eder. Topal Celil’in hayat hikâyesi sadece bir örnektir. Hayatı ondan daha dramatik olan insanımız pek çoktur.

 

   Topal Celil(Dedem) ve diğer dedelerimiz ruhlarınız şad, mekânlarınız cennet olsun. Bu dünyada bulamadığınız huzuru orada bulmuş olmanız dileklerimizle.

 

 

                                                                                                              Nuri KÖKLÜ

                                                                                                             Temmuz 2010

 

  NOT: Geçmişte yaşanan olayların büyüklerimizle birlikte kaybolup gitmemesi ve bugün geldiğimiz nokta ile geçmişin kıyaslanması açısından bu yazıyı yazmayı ve yayınlamayı uygun buldum.) Saygılarımla…(Kaynak kişi: Babam Ali KÖKLÜ)

 

 

GÜCÜK DEĞİRMEN

Siz sıtma nedir bilir misiniz? Sıtma... Ben 1951 yılının güzünde İlkokula başlayacağım günlerin arefesinde tanıştım onunla. O zalim, o işkenceci hastalıkla. İşkence, ama ne işkence... Bir ateş, bir ateş. Kırkı geçmiş olmalı ki akıl gelip gitmekte... Kabuslar içince, bir buz dağına vardığın zaman ayılıyorsun. Yorgan üstüne yorgan... Aman Allahım, o ateşin tam tersi şiddetinde üşüme, titremeyi durdurmak ne mümkün. Ve yine bir süre sonra o ateş nöbeti yeni baştan... Çocuk canı, çıkmazsa çıkmıyor işte. ?Hele şu kinin çıktı da rahatladık? derlerdi. ?Kinin? dedikleri sapsarı bir hap. Acı, zehir mi zehir. Çocuk gırtlağından geçirebilirsen geçir. Tabi işkencenin bu tarafı tedavi amaçlı olduğu için teslimsin. Ne kadar sürdü hatırlamıyorum ama ?Önce Allah sonra şu kinin sayesinde gitsin de gelmesin? dedik çok şükür o gün bugündür de gelmedi.

Ben , ülkeyi karabasan gibi saran o sıkıntılı günlerin sonuna gelmişim. Çok insan kırılmış sarı kinin çıkana kadar. Sıtma yıkamazsa peşinden ?ince hastalık? dedikleri ?verem? yetişmiş. Ve işte son nokta, kader bu, kurtuluş yok. O namlı ince hastalık ki ne ince bedenler götürmüş, ne ayva sarısı benizler soldurmuş. O günleri hatırlayanlar ?Allah?ın izniyle onu da Penisilin durdurdu? derler.

O günler bir acaibmiş; Sefalet, cehalet ve hastalık... Kardeşim, en efendi insanın yakasında yürüyen (özür dilerim) bit, normal görülür olmuş. Ne desinler, önleyememişler de ?bit yiğitte olur? deyivermişler. Ben bu halk deyimini çok duymuşumdur. O yiğitler bizim zamanımızda burnumuzda direklenen DDT kokusuyla gezerlerdi. Bu da bir şans tabi ki. Ya o DDT nin olmadığı zamanlarda yaşamaya ne dersin..?

Sefalet dedim de... O anlatılması zor şartları iyice zorlaştıran kim olmuş dersiniz? Devlet! Evet, canımı ruhumu verdiğim, ?Allah seni başımızdan eksik etmesin? dediğim, baba bildiğim Devlet!.. Kesinlikle abartmıyorum; bir keçinin vergisi, o keçinin satılmasıyla bile ödenemiyor. Buna at, eşek, koyun, sığır, dana hepsi dahil. Onları Devlet te kabul etmiyor sadece para istiyor. Köylünün yarısı yaz kış, dağlarda, mağaralarda, baş belası davar, koyun saklama uğraşında. İhbarlar, kaçmalar, kovalanmalar gibi işkence çeşitleri günlük yaşamın bir parçası olmuş.

Dağda bu işkence var da ovada yok mu? Hem de nasıl! ?Öşür? denilen mübarek bir vergi var. Hani şu hububattan alınan onda birlik vergi. O günler bu vergi, vergi olmaktan çıkmış, görevlilerin elinde adeta zalimin kamçısı olmuş. Verene kahır, vermeyene eza... Ölçü, adalet, görevlilerin, bir de yamaklarının ellerinde. Tahsildarları evlerinde barındırıp ağırlayan varlıklılar, hatır belası, gönüllerinden kopan kadar verecek, donunun parçasından kesip koluna yamayan yağız garibana ?Kanunun kestiği parmak acımaz!? denilecek... Kocasını seferberlikte kaybetmiş, yeni yetme oğlancığı sıtma yatağında yatan yoksul Fadime bacı da boğazına düğümlenen yumrukla, yapılanların sessiz isyancılarından sadece biri. O, belki tohumu kadarcık kaldırabildiği buğdayını ambarına hemen koyamamış, vergiciler gelip onda birini alsınlar diye tahıl çecinin (yani, harmanlanmış tahılın) başını bekler durur. Hele bekleme, devlete isyan az iş değildir... Taksimat göz kararı yapılırmış. O yüzden bazıları, az görünsün di ye buğdaylarını harmanın en çukur yerine toplarlarmış. Ne uyanıklık ama değil mi?!...

?Para? dedikleri şey nerede bulunur, nasıl elde edilir..? O bir kimya formülüdür ki çoklarının hanesinde hiç oluşmaz. Bazıları da zorla denerler. Eşeklerine odun sarar, geceleyin dağ yoluna düşer, sabah vakti kasabaya (Eğirdir?e) inerler. Eşek, pazar yerinde sırtındaki odunla bekler, odunu oraya indirmek yasaktır çükü. Saatler geçer, fiyatını soran olmaz, akşama doğru köyüne dönecek köylü yok pahasına versin diye. Öyle de olur. Akşama kadar sırtı odunlu duran eşek, o yükü Eğirdir sivri tepesi sırtlarındaki evlerden birinin önüne çıkarıp yıkar. Kendini kurtarıcı gibi gösteren alıcı sayesinde, nihayet bir miktarcık paraya kavuşulmuştur. O birkaç kuruşla da ne kadar tuz, ne kadar çarıklık gön (deri) satın alınabilmişse, yine o eşeğe yüklenerek geri dönülür. İşte size, her safhasına ağıt yakılası bir manzara... Bu manzara, o günün insanlarının zehir zakkum akıp giden günlük yaşamı...

Seçerek yazıyorum. Bir Devlet terörü daha anlatayım. Bir acaib Jandarma korkusu vardı insanlarda. Dedim ya, ben bu işin son saniyelerini yakaladım. Bir güz sonuydu, tüm köylü bağ yeri hazırlamaya gittiler. Köyde kimse kalmadığı için babamlar beni de götürdüler. Harıl harıl uğraşmakta olan köylüler bir anda sağa sola kaçışmaya, saklanmaya başladılar. Ben ne olduğunu anlamaya çalışırken meydanda dört atlı jandarma göründü. Sağa sola onlar da atlarını sürdüler, birkaç kişiyi yakaladılar. Ellerini önden bağladılar ve atlarının önünde kasaba istikametindeki dağ yoluna doğru alıp götürdüler. Köylüler toplanıp acele bir heyet seçtiler, heyeti arkalarından yalvarmaya, götürülenleri kurtarmaya gönderdiler. Saatler sonra gidenler ve götürülenler yorgun argın dönüp geldi. Ama nasıl, hangi şartlarda bırakıldılar bilemiyorum. Sebep mi? İşte buna bu gün inanacak adam zor bulunur. Köylüler çalışırken başlarında namaz takkeleri varmış.. Şapka kanununa muhalefetin affı yokmuş.. Hele eski hükümet zamanı olsay mış bıraktırmanın imkanı olmazmış...

Şimdi ben bunları bugün nerede, hangi noktada yazıyorum dersiniz? Boğazova?dayım. Eğirdir-Kovada gölleri arasını bağlayan zümrüt yeşili vadiye, elma, şeftali, ve nice meyve ağaçları ile bezenmiş ovaya, Gökdere yamaçlarından bakarak yazıyorum. Bahçelerinde yediği şeftalinin suları dirseklerinden akan yavru, sattığı elma parasını cebinde yoklayan delikanlı bir gün bunları okusun da bir şeylerin kadrini bilebilsin diye yazıyorum. Bugün buraya ulaşabilmiş refah yolunun aşağıda anlatacağım Gücük Değirmen hikayesiyle, belki de destanı ile başladığını hatırlasın, hatırlasın da kendisine sunulan o kutsal emeklere emek katsın diye yazıyorum.

İşte o günlerde, şu derya gibi uzanan yeşil vadi, tamamen bataklık, sazlık, tam bir hastalık yuvası idi. Eğirdir?den Kovada gölüne yirmibeş kilometre, enlemesine de bir dağdan öbür dağa üç-altı kilometre leb a leb su, sazlık ve bataklıktı. Ulaşım dağ yamaçlarından patika yollarla sağlanır, karşıdan karşıya da derme çatma kayıklarla yapılırdı. Ne dersiniz böyle bir yerde sıtma olmaz, verem olmaz da ne olur? Ben hatırlarım, onbeş Mayıs?tan sonra köyde yatabilmek asla mümkün olmazdı. Oğul gibi sivrisinek, nefes alınmaz nemli sıcak her yeri sarar, yaşam dayanılmaz olurdu. Ah işte yaylalar... Taşını toprağını, hele suyunu, yeşilini sevdiğimin yaylaları. Sırf bu yüzden icat olunmuş demek, olmuş ta ne iyi olmuş... O vakit geldi mi fakiri, halaberisi velhasıl tüm köylüsü kıl çadırlarını alıp çıkarlar, yaylaların yamaçlarında, goyaklarında, su başlarında, olabildiği kadarlık mal-maşatlarıyla Güz vaktine kadar kalırlardı. Çocukluk bu ya, efil efil esen o yerlerde bile bir süre sonra köyümüzü özlerdik. Burnumuzda kavun elması, hıyar, erik kokusu tütmeye başlardı. Aşağıdan gelen birini gördüğümüzde hemen koşuşur etrafını sarardık. Garibim ne getirsin, zaten koca bir gün çalışmış, bir de bu dağları tırmanıp çıkmış, yorgun argın kendini zor getirmiş olurdu. Biz yine döner gıncırıklarımızla, başka oyuncaklarımızla kendimizi unuturduk.

Şimdi gelelim bizim Gücük Değirmene... Hep dedim ya benim çocukluğum bir geçiş dönemiymiş meğer. Bir devir usul usul değişmeye, bir medeniyet, ipliğini tel tel örmeye başlamış. Bu dantelin örücüsü de ne olduğunu açıklayacağım Gücük Değirmen olmuş. Bunu anlayabilmek o günlerde elbette mümkün değil. Benimle yaşıt bu medeniyet yolculuğunun yol haritası tüm boyutları ile ancak bugün ortaya çıkmış durumda.

Gücük Değirmen dedikleri, şu bizim, bir zamanlar gücük eşeğimize sardığımız, çuvallarımızla gidip, tam iki yarım gün, bir gece sıra bekledikten sonra unumuzu öğüttüğümüz, bulgurumuzu yardırdığımız Yavrulu mahallesi değirmeni değil. Bu değirmen, çevre halkının lakabıyla andığı bir elektrik santralıdır. Kovada Birinci Hidroelektrik Santralı... Bugün, yeterli su gelmiyor, yaşlandığı için de verimli olmuyor diye susturulan emektar santral... Kendinden sonra tüm görkemiyle ve yüksek gücüyle Kovada İkinci Santralı yapılıp ortaya çıkınca Onun adı, daha doğrusu lakabı,çevrede Gücük Değirmen oluvermiş. Oysa bu ikincinin anası da babası da yine O dur diyememişler. Gücük Değirmen de Gücük Değirmen...

Onun yapımı, Tepeli köyü önünde sallanan ahşap Tasmaca köprüsünün yıkılıp, üstünden geçmekte olan arabacının atları ile birlikte suya kapılıp gitmesiyle başlar.

Yetkililerce karar alınmış, işe başlanmıştır. Kovada Gölü?nün akıntısına bir elektrik santralı kurulacaktır. Vadinin bizim köyün yakasındaki dağ yamaçlarına yol yapılır. Yapıla yapıla Kovada Gölü?nün alt ucuna inilir. Göl, aşağı kısmından açılan ağızla dereye, oradan bir tünelle de yapılacak santral bölgesine akıtılır. Eğirdir göl çıkışı kontrol altına alındıktan, vadinin suyu yavaş yavaş çekildikten sonra, iki göl arasına derin ve muntazam bir kanal açılır.

İşte ani tesir, kat?i netice: Koca bataklık yok olmuş bu günkü Boğazova ortaya çıkmış, köyler santrale giden yol ile birbirine bağlanmış, bir süre sonra da elektrik santralı dönmeye başlamıştır.Tabi ki demir direkli elektrik hattı da dağ ? dere ulam ulam köylere şehirlere ulaşmıştır. Bataklığın altındaki o münbit toprak, asırların hasretiyle gökyüzüne kavuşunca insanlara teşekkür olarak şu Cennet misali güzelliğini, Cennet misali meyvelerini ikram eder olmuştur. O gün bu gündür çevre dağların ağacı, taşı, toprağı pazarlara bu yollardan akmış, okullar, okuyanlar ve daha nice güzellikler hep bu yolların, bu elektriğin bize yansıttığı hoş nimetler olarak hayat bulmuşlardır. Sivri sinekler mi..? Çocukluğum olsaydı ?Herhal başka diyarlara göçmüş olmalılar? derdim.

Yol-Su ve Elektrik... medeniyetin görünen yüzü... O yüzü bugün tanımayan var mı? Sıtmayı, veremi, sefaleti varsın kimse tanımasın. Onlar da kusura bakmasınlar, biz bu süngü harbini tam yarım asırda kazandık.Yollarımızdan hastahaneye ulaşmamız dakikalık iş bugün. Odunlarımız eşeklerin sırtından ineli çok oldu. Hem kamyonlar yorulmazlar ki... Acep diyorum eşekler de dua ederler mi? Bilselerdi kime teşekkür ederlerdi dersiniz? Bence mutlaka o küçük elektrik santralına teşekkür ederler, O?na yakıştırılan lakaptan dolayı da özür dilerlerdi.

Sevgili Okuyucu,
Bir gün yolunuz o yöreye düşerse, hani şu, Eğirdir Gölü?nün güneyinden akan kanal boyu Antalya?ya uzanan yolun yaklaşık otuzuncu kilometresinde, meşe-çam karışımlı bir yamaçtan inerek, küçük bir tünelden geçip çınar kavaklı bir dereye varacaksınız. Sağ yanınızda göreceğiniz terk edilmiş evlerden, yakın zamanda yaşanmış cıvıl cıvıl bir hayatın yankılarını duyar gibi olursunuz. Biraz ileride, tepeden inen bir çift cebri borusundan elektrik santralı olduğunu hemen anlayacağınız sessiz ve vakur duruşlu bir yapı gördüğünüzde, siz ona Gücük Değirmen demeyin, olur mu? Çünkü o bir kahramandır. Gerçek bir Halk Kahramanı...

B.Mustafa Kocabaş
Ağustos 2003
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
 

SORU AYNI AMA

Sorular ve cevaplar..Hayatımızı devam ettirebilmemiz için gerekli iletişim unsaurları.Biz var olduğumuz sürece bize dair, olaylara dair ve hayata dair pek çok soru ve cavap var olacaktır. Sadece zaman geçtikçe, koşullar değiştikçe sorular ya da cevaplar ve hatta sorulara cevap verme şeklimiz bile değişebilir. İşte bu sorulardan biri de; "Annenin ve babanın mesleği ne?..Sizce Ispartanın Eğirdir İlçesi'nin Yukarı Gökdere Köyü'nde doğmuş ve liseye kadar orada büyümüş birisi olarak, benim bu soruya cevabım ne olur?

Evet bu soruyla ortaokul yıllarında sıkça karşılaşırdım. (Ortaokulu Eğirdir'de okudum). Her yeni bir öğretmen demek, her yeni bir tanışma demek ve beraberinde bu soru demekti. Öğretmen kendimizi tanıtmamızı istediğinde Allah'a dua ederdim ne olur bu soruyu sormasın diye. Ama dualarım kabul olmaz, öğretmen inatla bu soruyu sorardı. Annem ev hanımı. Burda sorun yoktu; nasılolsa sınıftakilerin çoğunun annesi ev hanımıydı ama sıra "babam çiftçi" demeye gelince ezilir, büzülürdüm..Bunu söylerken sesim bile duyulmazdı..

Sizce daha ergenlik çağına yeni girmiş bir çocuk olarak bunları hissetmem yanlış bir şey mi? Hayır. Hayır diyorum çünkü o zaman "çiftçi" kelimesi zihnime pek gurur verici bir şey olarak kaydedilmemişti..Hani çiftçi kara toprakla uğraşıyor, güneşin altında kararıyor ya herhalde ona verilen değer de o kadar olurdu..Hele sınıftakilerin çoğunun babası subay, öğretmen kısacası amir memur yani okumuş insan olunca çiftçi kızı olarak babamın cahilliğini kabullenmek pek bir zor oluyordu...

Şimdi üniversitedeyim, şöyle geriye baktığımda gülümsüyor ve ardından geçmişte bu duyguları hissettiğim için utanıyorum. Şimdilerde okulun bitmesine birkaç ay kaldığı için daha çok kendi mesleğime dair sorular geliyor. Ama baban ne iş yapıyor diye sorduklarında cevabım değişmedi, yalnız bunu cevaplama şeklim değişti. Şimdi bu soruya gurur ve onurla cevap veriyorum.Çünkü çocukluğumda göremediğim o kara toprakta ve o güneş yanığının karasında gizli aydınlığı, saflığı ve temizliği çoktan gördüm.Çünkü çiftçilik demek çalışma demek, alın teri demek, helal kazanç demek. İşte çoğu kişinin sahip olamadığı bu değerlere benim babam ve babam gibi tüm çiftçiler sahip. Artık zihnimdeki çiftçi imajı değişti. Artık çiftçi demek cahillik demek değil, Çünkü okumuş insanların okuyup öğrendikleri ve hayatta uyguladıkları şeyleri onlar bizzat hayatta yaşayarak öğreniyorlar. Onlar kitabın sayfalarını çevirmek yerine hayatın sayfalarnı çeviriyorlar. Atalarımızdan bize kalan "çok gezen mi bilir çok okuyan mı" sözünü "çok okuyan mı bilir çok yaşayan mı" diye de sorabiliriz bu noktada..Şu halde, bence çiftçilerin eksik kaldıkları nokta, yaşadıklarını kağıda dökmemeleri. Kimbilir, belki o da omuştur da bizim haberimiz yoktur.

Dedim ya artık babamın çiftçi olduğunu gururla söyleyebiliyorum. Ama daha önce rahatlıkla söylediğim "annem ev hanımı" nı şimdilerde aynı rahatlıkla söyleyemiyorum. Sakın yanlış anlamayın, yine utandığımdan değil tam tersi onunla da gurur duyuyorum.Ama annem ev hanımı demeye dilim varıyor da gönlüm varmıyor. Sanki annem ev hanımı derken ona haksızlık ettiğimi düşünüyorum. Çünkü annem ve bütün Yukarı Gökdere'li kadınlar aslında ev hanımı değiller, onlar da birer çiftçiler. Ev hanımlığı belki onların işlerinin bir parçası..

Benim bu ergenlik çağlarımda hissettiklerimi pek çok çiftçi çocuğu hissetmiştir. Belki de hala pek çoğu hissetmektedir. Ben pek çocuğumuzun kendimize bile itiraf edemediğimiz bu duyguları burada itiraf ederek babama karşı duyduğum suçluluk duygusunu bir nebze azalttığıma inanıyorum ve tekrar gururla söylüyorum, ben bir köylü çocuğuyum, Yukarı Gökdere'li çiftçi bir ailenin çocuğuyum...

Fatma KÖKLÜ
Aralık 2003
 

Son Güncelleme: Salı, 06 Temmuz 2010 15:57