| 88.4% | Turkey |
| 6.9% | United States |
| 1.9% | Germany |
| 0.2% | France |
| 0.2% | Belgium |
| 0.2% | Ukraine |
| 0.2% | Russian Federation |
| 0.2% | Georgia |
| 0.2% | Japan |
| 0.2% | Kuwait |
| Bugün: | 11 |
| Dün: | 55 |
| Bu Hafta: | 478 |
| Geçen Hafta: | 587 |
| Bu Ay: | 1615 |
| Geçen Ay: | 2409 |
| Toplam: | 1015604 |
O muhtıra niye hala duruyor?
Ankara. Kasvetli bir şehir. Ülkenin karakutusu, matruşkası.
Genelkurmay, TBMM ve Çankaya üçgeninde dolaşırken, keşke şu duvarlar bir dile gelse diye geçiriyorum zihnimden. Yıllar öncesine gitmeye gerek yok. Beş yıl öncesinde, 27 Nisan’da AK Parti iktidarını hedef alan ve askerin Cumhurbaşkanlığı seçimlerine müdahale kastıyla verdiği muhtıra gecesinde yaşananlar... Ve ertesindeki süreç...
Bu aralar bunun peşindeyim ve birebir muhataplarıyla görüşerek sis perdesini aralamak gayretindeyim. Bugün düşünüyorum da, o gün “şer gibi gözüken” 27 Nisan muhtırasının bu ülkenin hayrına vesile olacağını kim bilebilirdi ki?
Ölümü göze alan iade-i muhtıra
E-muhtıraya hükümetin verdiği yanıt demokrasi tarihimize geçti elbette. Gece sabaha kadar uykusuz kalarak ve “ölümü göze alarak” yazılan “iade-i muhtıra” metni, Cemil Çiçek’in ekranlar önünde birkaç dakikada okuduğu kadar kolay oluşturulmadı mesela. O akşam, cumhurbaşkanı adayı Abdullah Gül, eve her zamankinden daha erken, saat 8 civarında gelmiştir. İlk turlama yapılmış ve 367’nin icadıyla sinirler gerilmiştir. Ailesiyle birlikte vakit geçirirken bir süre sonra Ömer Çelik arar. “Askerlerin bir açıklama yapacağına dair duyum aldım. Televizyonlar birazdan altyazı geçecekmiş. Tayyip Bey ile konuşup buna mani olun” minvalinde konuşur.
Müstakbel Cumhurbaşkanı Gül, Ömer Çelik’le konuştuktan sonra farklı kaynaklardan da olayı teyit eder ve hemen Başbakanı arar ve konuyu iletir. Başbakanın haberi yok gibidir henüz. “Genelkurmay Başkanı’nı arayın da böyle birşey yapmasın” der. Kısa bir süre sonra Başbakan geri döner ve Genelkurmay Başkanı’nın telefona çıkmadığını söyler. Bu esnada televizyonda Genelkurmay’ın bildirisi yayınlanmaya başlamıştır.
Abdullah Gül ve Başbakan aralarında konuşurlar ve ortak görüş “Bu bir muhtıradır, ona göre hareket edeceğiz. Sakın ha en ufak bir zafiyetimiz olmasın. Buna misliyle cevap vermediğimiz zaman biteriz” olur. “Ne yapacağız?” sorusunu sorarlar birbirlerine.
Bana bir şey olursa aileme iyi bak
Cemil Çiçek, Beşir Atalay, Ömer Çelik, Hüseyin Çelik ve Ali Babacan, Gül’ün evinde toplanırlar. Zaman zaman başka isimler de gelir gider. Bu esnada, Hayrunnisa Hanım çok tedirgindir. Çünkü 12 Eylül sürecinde, evliliklerinin daha birinci haftasında, evlerini saran askerlerin, kocasını alıp götürdüklerine şahit olmuştur. Hayrunnisa Hanımı teskin eden Abdullah Gül, “aşağıda toplanacağız, sen burada kal” der. Fakat o gece de, ertesi sabah da, yakın bir dostunu arayarak “bana birşey olursa ailem sana emanet” der.
Burada, Hayrunnisa Hanım kanalından edindiğim bir anekdotu aktarmalıyım. Hayrünnisa Hanım, başörtüsü davasını sırf Abdullah Gül’ün siyasi hayatına gölge etmemek adına geri çekmiş ve bu husus aralarında hâlâ bir tatlı kırgınlık olarak devam ediyormuş. Hayrünnisa Hanım zaman zaman “kendi hakkımdan feragat ettim” diyerek içindeki ukdeyi dile getiriyormuş!..
Abdullah Gül, bunun bir muhtıra olduğunu ve misliyle cevap verileceğini tekrar anlatır yol arkadaşlarına. “Ölümüne” yürüdükleri bir yolda oldukları etraflıca anlatır. Sonra Ömer Çelik’e, konuşulanlar çerçevesinde bir metin hazırlamasını isteyerek içeri odaya gönderir. Gecenin ilerleyen vaktinde Ömer Çelik, kaleme aldığı karşı bildiriyle gelir. Metin üzerinde biraz daha tartışırlar. Bu tartışma, Cemil Çiçek’in metni televizyon ekranlarında okumasından öncesine kadar sürer. Hatta sabahki tartışmalarda, “çok önemli bir paragraf” metinden çıkartılır. Kimilerince bu çok sert bulunmuştur. (O paragrafa tam metniyle ulaşmaya çalışıyorum hâlâ.)
Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan o gece ve ertesinde tam bir mutabakat içinde çalışmaktadırlar. Oysa Abdullah Gül, 28 Şubat sürecinde de aynı tepkiyi vermek istemiş ve “genç” olarak görüldüğünden fikrine pek itibar edilmemiştir. Oysa Gül, eğer bir meselede meşruiyet zemini varsa ve bunun toplumsal bir karşılığı da varsa, sakin görünümünün aksine sonuna kadar (hatta ölümüne) gitmeyi seven biridir. “Attığın taş ürküttüğün kurbağaya değecek” olarak formüle etmiştir tepkilerini her zaman...
Çarşamba, 16 Mayıs 2012
hhgfhgc
Çarşamba, 16 Mayıs 2012
Arif abi hayırlı uğurlu olsun..
Çarşamba, 16 Mayıs 2012
Değerli büyüğümüz Doc.Dr.Arif KÖKTAŞ, Profesörlüğe terfi etmiştir. Kendilerini tebrik eder, başarılarının devamını yüce Rabbimden (c.c.) dilerim.
Pazar, 13 Mayıs 2012
>>>>DÜNYADA BENZERİ OLMAYAN KASNAK MEŞESİ ORMANINDA
BAHARIN GELİŞİYLE TABİAT UYANMAYA BAŞLADI ,YÖRESEL ADIYLA "AYI GÜLÜ"' NÜN TAM AÇMA ZAMANI.BU DOĞA HARİKASI ORMANDA BİZİMLE YÜRÜMEYE VAR MISINIZ ?
>>>13 MAYIS 2012 GÜNÜ SAAT 07.30' DA DERNEĞİMİZDE TOPLANIP SAAT 08.00' DE OTOBÜSLE HAREKET ...EDECEĞİZ.11 KM.LİK ORTA ZORLUKTAKİ ROTAMIZ ORMAN İÇİ İNİŞ-ÇIKIŞLI YOL VE PATİKALARDAN OLUŞUYOR.SAAT 15.00'TE BİTİRMEYİ PLANLIYORUZ , ANCAK DOĞA YÜRÜYÜŞLERİNDE HER ZAMAN SAATE UYULAMAYABİLECEĞİNİN DE BİLİNMESİ GEREKİR.
>>>>ETKİNLİK KATILIM BEDELİ 15 LİRADIR.AİDATINI TAM ÖDEYEN ÜYELERİMİZ VE SDÜ ÖĞRENCİLERİ İNDİRİMLİ YARARLANIR(12.5 LİRA)
>>>> ETKİNLİĞİMİZDE KATILMAK İÇİN "KATIL " İŞARETLEMEK YETERLİ DEĞİLDİR. TELEFONLA REZERVASYON YAPILMASI GEREKLİDİR.
>>>>MEVSİM ŞARTLARINA UYGUN GİYSİ ,BİLEKLERİ SARAN YÜRÜYÜŞ AYAKKABISI , BATON , ENERJİ VERİCİ YİYECEKLER ,KİŞİSEL İHTİYAÇ DUYACAĞINIZ MALZEMELER İLE EN AZ 2 LİTRE SU VE FOTOĞRAF MAKİNANIZI YANINIZA ALMANIZ ÖNERİLİR.
>>>>YÜRÜYÜŞLERİMİZLE İLGİLİ GENEL KURALLAR VE KULÜBÜMÜZ HAKKINDA DAHA FAZLA BİLGİ İÇİN
www.goldosk.org.tr ADRESİNDEKİ SİTEMİZİ ZİYARET EDİNİZ.
REZERVASYON İÇİN
SITKI ELMACI 0535 689 17 88
OĞUZ ECEMİŞ 0554 656 53 98
FİKRET YURTASLAN 0533 815 75 00
İLKNUR YILMAZ
Perşembe, 10 Mayıs 2012
haziran 8 de okullar kapaniyor sunu 9 unda yapsak nasil olur 10'unda Isparta'dan ayrilacagim da(kendimi dusunuyorum az galiba)
gene de bi teklif benimkisi
Pazar, 06 Mayıs 2012
Dostlar; ben yaylada doğmuş bebekliğini yaylada çalba tabir edilen otların arasında geçirmiş bir gökdereliyim.Ben 10-12 yaşıma kadar doktor yüzü görmedim.Yayla şartlarının insanın ömrüne ömür kattığı bir gerçek.
Yılda bir iki gün olsa da o yaylaların havasını koklamak, suyunu içmek, toprağına basmak boynumuzun borcu olmalı.Her ne kadar gurbette olsam da 8 defa yapılan davraz yayla etkinliklerine 3 defa katılmak nasip oldu.
Bu etkinliğin bu yıl da gelecek yıllar da yapılması ve yaşatılması hem atalarımıza bir vefa hem de kendimiz ve çocuklarımız için unutulmaz bir hatıra olacaktır.
Benim acizane önerim 7-8 Temmuz 2012 tarihidir.Malum izin durumları...Fakat genel kabul görülecek bir tarihe itirazım olmaz da katılamayacağım için üzülürüm doğrusu...
Beşkuyu ağaçlandırması ile ilgili varsa fotoğrafları sitemizde paylaşmanızı bekliyoruz.
Bu duygu ve düşüncelerle herkese selam.Allah'a emanet olun.
Cumartesi, 05 Mayıs 2012
Oyle gorunuyo ki bu sene yuruyus yapilmiyo
Cuma, 04 Mayıs 2012
Su geleneksel davraz-belguyu yuruyusleri ne zaman yapilacak, bir bilen yetkili kisi cevap yazabilir mi?
Çarşamba, 02 Mayıs 2012
Kaç defa ısırdı bu akrep seni. Bu kaçıncı pişmanlıktan sonraki tekrar? Ne zamana kadar bu hasret, bu gaflet? Suyun denize, tohumun toprağa kavuşması ne zaman? Ne zaman, Mecnun’un Leyla’yı bulması, Ferhat’ın Şirin’le buluşması? Bu buluşma için yaktı mahyalar bütün kandillerini. Kulun sahibini bulması demek bu buluşma. Bütün buluşmalar bu buluşmanın bir başlangıcı.
Mehtabı beklemek gibi geliyor bana, yaptığın iş gökte batan aya bakarak. Mehtabın hasretiyle tüketiyorsun günlerini. Geceye niçin bu kadar hasretsin gündüzler henüz tükenmemişken? Gündüz için yaşaman gerekirken, yani aydınlık bir gelecek seni beklerken, yanlışların esiri olmak niye? Halbuki gündüz çok yakın sana.
Güneşe, gözlerini kapadığın günden beri, bu doğruları eğri görmenin yanılgısı, ruhunda bir irsiyet gibi kalmış, silemiyorsun; yoksa silmek mi istemiyorsun? Güneş seni rahmetiyle beklerken pencerende, güneşe hasret yaşamak yakışır mı sana. Güneş ki bütün dünyamızı aydınlatan kaynak.
Beni, bırakıp giderken, kendi yanlışlarınla sürdürdüğün ve ilâhî vahye kulak vermediğin zaman duyduğun hasret ve pişmanlığın vardı ya, yine o hasret mi kapladı içini? Bundan ancak tabiat gecesini terk etmek, hakikat güneşine tebessüm etmekle kurtulacaksın.
-Ben artık kurtulamam bu durumdan, battı balık yan gider. Bu kadar hata ve isyandan sonra...
-Sabanını bir daha sapladın mı toprağa tohum hasretiyle; gül bitirme emellerini ıslattın mı suya? Kara topraktan yine, bu emelle yeşili, kırmızıyı, moru, turuncuyu, envai renkleri süzdün mü?
Böyle yapıp da yanağına, bu renklerden bir armoni kondurup aynada kendine baktın mı? Onun muhabbetinden geçip, sen mi güzelsin; ya aynayı ya seni, hangisini alayım diye tereddüt geçirdiğin oldu mu hiç? Bu tereddütlerle ölüp ölüp dirildin mi? Bütün güzelliklerin bir güzelin isimlerinin aynası olduğunu anladın mı? Çilesini çektin mi madde ve ruh tuzaklarının. Maddenin dar cenderesinde sıkıldın mı benim gibi yıllarca. Aynada yani yaratıklarda takılıp kalanların yüzlercesi bu hayat tünelinin kenarlarında takılıp kalmışlardı hani, sen de o yollarda takılıp kalanlardan mı olacaktın?
Boylu boyunca uzandığın ağacın altında, sana göz kırpan güneşle, kendi güzelliğini düşünüp, alay mı ediyorsun? Halbuki sen, güzelliğini onun yedi renginden alıyordun. Bunu nasıl inkâr ettin? Nasıl yaparsın bunu? Ağacı düşünmeden meyveyi nasıl kabullenirsin, kökü bilmeden ağaç yaşar mı sanırsın? Mutlak güzel olmadan ayna gösterir mi?
-Haklısın ama kendimi inandıramıyorum bütün bu gerçeklere. Şirk-i hafî ve dalâlet vadilerini aşamadım bir türlü. Binlerce ayaklarıyla ahtapot gibi sardı benliğimi küfür. İnancı bulup bulup kaybediyorum.
-Bir düşün! Kuşların durmadan, yorulmadan söyledikleri şarkılarını duyduğun hâlde, yaptıklarından pişmanlığınla inlemiştin hani. Arkadaşın da sana hayretle bakmıştı; hattâ aklından bile şüphe etmişti. Şarkılar, sana daha önceki gibi sevinç vermiyor; aksine keder veriyordu. İnleyip duruyordun iki büklüm. Bazı hesaplarındaki hatalar büyümüştü. Evet yaptıklarını kimse bilmiyordu, bu doğru. Bir bilen vardı ki onun bilmesi yeterdi. Rahmetle bakmazdı sana. Kalbinde, onulmaz bir yaraya dönüşmüştü vebâlin... Günahın en büyüğü de içindeki şüphelerindi. Şirk, büyük bir zulümdü. Önce kendine, sonra O'nun şahidi bütün kâinata. En küçük bir hatada ümidini yitiriyordun.
Vebâlini tekrar etmenin yollarını aradın her şeyi unutup. Ne kadar duygusuzlaşmıştın. Aldanmaların bundan sonra apansız devam etti. Gecelerde olan aldanmaların, gündüzlerin gözleri önünde de cereyan etmeye başladı arenalardaki gibi; gladyatörlerin vuruşmasından farksızdı çaresizliğin. Mahiyetin bu işte, anlasana. Kaybettiğin halde oyunu, bırakmak istemiyorsun hâlâ. Kural tanımaz, yaşamaya başlamıştın ama yine de bir kurtuluş ümidin var.
Bütün bunlardan sonra ne zaman bu aldanmalara bir nihayet vereceksin? Gafletinin kalın kabuklarını kırıp ondan ebediyen kurtulmanın yolunu bulabilecek misin?
Dudakların çatlasa da şaraptan uzaklaşma emrini uygulamanın civanmertliğine ulaşabilecek misin?
“İşte şimdi nihayet” diyebilecek misin? Bunu deyip bu sözünde son nefese kadar sadık kalabilecek misin?
-Bütün bunları yaptıktan sonra bana bir açık kapı bulunduğunu söyle ne olur?
Bugüne kadar söylediğim gibi yeniden söylüyorum, sana yeni kapıların açılacağına inanıyorum. Kırdığın kabuktan daha geniş bir dünya var olacak, sarayların kapıları açılacak önünde. Küçük havuzlarda boğulmayacak, deryaların geniş kucağında ferahlayacaksın. Yeter ki tövbe et.
-Keşke, ah keşke!
-Hâlâ bana inanmıyor musun? Güneşi inkâr etmekle ne geçer eline? Uzat o maddeye, dünyaya, hayata ellerini, hadi ne duruyorsun? Gerçeği onlarla yakalaman mümkün. O zaman kara sayfaları bir anda yırtılacak ömür defterinin. Yeniden bir beyaz sayfa açılacak önünde, nereden istiyorsan yazmaya başlayabilirsin. Herkese açık olan kapı sana niye kapansın ki? Durma! En büyük suçu işlemiş olsan da onun rahmetinin senin günahından daha engin olduğunu unutma.
Arkadaşıyla ve içiyle yaptığı bunca kavgalarıyla kendine iyi bir yol seçmeye çalışan akrebin kıskacındaki adam, bir çırpınışla kendine geldi, aldanmalarını bırakıp kitabın yolunda, O'nun verdiği rahmetin ışığında defterini yeniden yazmanın hazzına ulaştı. Eski defterlerinin yapraklarını bir bir tüketirken geçmişin karanlıklarına nefretle bakıyordu. Artık o düşüncelerden memnun değildi. Kara düşüncelerin hayatının son kalan kısmını da karartmasından korkuyordu. Semalardan gelen ses onu ferahlattı.
O döneme ait günahların sevap oldu, deniliyordu. Ne kadar mutluydu şimdi. O sayfalar kara kara kalmadığı gibi birden silinip bembeyaz sayfalar oluvermişti. Rahmet deryasına dalmış, bütün ümitsizliklerini bu fermanla yakmış, ümidin sonsuz iklimine kanat açmıştı. Affedilmeyecek hiçbir suç yoktu, bu ümit onun dönüşünü sağladı. İçinde, bir olana bağlanmanın huzuru ve dudaklarında O’nun zikri. Bu huzuru ve tadını bir daha kaybetmedi.
Perşembe, 26 Nisan 2012